Hakkımızda

İndeks İçerik

İndeks İletişim

Sosyal Medya Danışmanlığı

Konuşmacı Ajansı

Görsel Ajans

Projelerimiz

İndeks Gazete

İnsan Kaynakları

Anasayfa    Site Haritası    İletişim    English
   
Kalabalıktaki yalnızlık

Son yıllarda dünyanın önemli fotoğraf merkezlerinde gerçekleştirdiği sergilerle adını duyuran Ali Borovalı yapıtlarında insan yaşamını ve çevresini yaratıcı bir bakışla irdeliyor. Bir fotoğrafın olabildiğince derine işlemesi için sahici ve samimi olması gerektiğine inanıyor.

Ali Borovalı'nın fotoğrafları uluslararası platformda "insan odaklı kültür temalı" olarak ifade ediliyor. Borovalı'nın çalışma alanı doğadan yerel kültüre, renkliden siyah-beyaza kadar geniş bir yelpazede. Fotoğraflara bakanlarda bıraktığı ilk his dinginlik. En kalabalık fotoğraflarında bile bakan kişiyi o sakinlik çemberine alıyor. İkinci his yalnızlık... Borovalı'ya göre bu his, o fotoğrafa ait olmanın dışında fotoğrafa bakana da ait aslında...

Borovalı, fotoğrafın gözle ve beyinle olduğu kadar kalple ve de mideyle de çekilmesinin işin sahiciliğine büyük katkı sağlayacağını düşünüyor. "Bir öykünme, bir takipçilik varsa bu derhal öne çıkar" diye de ekliyor hemen. İyi bir fotoğraf karesi için yerleşik ilkelere uymaktansa, asıl etkinin peşinde olmak gerektiğinin altını çiziyor. Ona göre fotoğrafta, ona bakanın üzerinde yaratılan etki çok değerli. Ne ışık, ne gölge ne de renk ayarları bu durumda pek bir işe yaramıyor. Fotoğrafta esas yaratılması büyük hüner gerektiren olgu, işte bu formülü olmayan etki.

Fotoğraf size ne ifade ediyor?
Fotoğrafın kendi başına bir sanat olup olmadığı konusunda hala bir anlaşma yok. "Fotoğrafçılık sanat değildir" diyen kesimin anlatmak istediği, fotoğrafın zaten var olan bir anı yakalamasıysa, bu yaratıcı bir şey yapmıyorsunuz demek. Sanatı sanat yapan başlıca eylem yaratmak! Ressam ne yapar? Boş bir kağıtla veya tuvalle başlar. Bir edebiyatçı ne yapar? Boş beyaz bir kağıtla başlar. Fotoğrafta böyle bir şey yok. Diğer tarafta eğer ki siz şu an karşımızda oturan insanın fotoğrafını çekmek için en iyi ışığı, en iyi anı ve en iyi açıyı bulmak ve aramak için saatlerinizi verebiliyorsanız, yerinizden kalkıp bunun için ter döküyorsanız burada sanatsal bir arayış, kaygı var. O da bunu bir yerde sanat yapar.

Fotoğrafçılık açısından kurallarınız var mı?
Üç aşağı beş yukarı herkesin birtakım kuralları var. Fotoğrafta da altın kural vardır, üçte ikiler vardır. Bunlar biraz düzgün görme şekliyle ilgili kurallar. Açıklık koyuluk dengeleri vardır. Lekenin kendini gösteriş değeri vardır. Uzunca bir süre bunlarla vakit geçiriyorsunuz ve bunları doğru olarak yerine getirme kaygısı taşıyorsunuz. Bir noktadan sonra artık yeni bir arayışa giriyorsunuz. O yeni bir şeyler de aslında o zamana kadar bildiğiniz kuralları kırmaktan geçiyor. Sonunda öyle bir noktaya geliyorsunuz ki "Bu kurallar kırılmak için varmış" diyorsunuz.

Çekeceğiniz kareyi önceden kurguluyor musunuz?
Hayır! Bu özellikle yapmaktan çekindiğim bir şey. Karenin çekimi sırasında hiçbir müdahalede bulunmuyorum. Sanırım bu konuda biraz da aşırıya kaçıyorum. Zaten hiçbir zaman kurgulamadım ama giderek bunun daha doğru olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafın aynı zamanda kalple hatta mideyle de çekilmesinde fayda var. O fotoğrafa baktığınızda birtakım şeyleri de hissediyor olmanız gerekiyor. Bir fotoğrafa bakarsınız birden bire mideniz kasılır ve kalkar. Bence amaç tüm duyuları bir şekilde ortaya koyan, kağıda döken bir şey olması.

Kaç fotoğraf makineniz var?
10'dan fazla makinem var. Son birkaç yıldır dijital yerine analogda direnenler kampındayım. Yakın zamana kadar eski aletlerin yerini tutacak bir alet yoktu. Artık dijital teknoloji eski analog teknolojiyi kalite açısından da pratiklik açısından da iyice yakaladı. Dijital ilk popüler olmaya başladığı zaman bile daha ilerdeydi analog makinelerden. Tabii ki dianın çok keyifli tarafları var. Dia negatiflerinde renk yelpazesi ve bunların filme aktarılışı son derece iyi. Bu keyfi dijitalde aramak biraz zor ama getirdiği pratiklik o kaygıları unutturdu.

Teknoloji tarzı farklılaştırıyor mu?
Dijital makinede yıkama olmadığı için analogtakinden farklı olarak filmi bastığınız anda LCD ekranda bir şey görüyorsunuz, bilgisayara yüklüyorsunuz, başka renkler görüyorsunuz, aynı bilgisayardan CD alıp başka bir bilgisayara geçiriyorsunuz, orada da bambaşka renkler görüyorsunuz. Artık referans noktalarınız ortadan kalkmış vaziyette. Referans noktası sadece sizsiniz ve kendinize göre ayarlayacaksınız ama artık benim gerçeğim bu diyebileceğiniz bir noktanız yok. Bu da hafif bir bocalama yaratıyor. Fotoğrafa yaklaşımımda bir auteur (yaratıcı) arayışı olduğu söyleniyor. Tarzım, sanırım kırarak veya yıkarak değil de kuralın ötesine geçmeye çabalayarak ve bunun beni biraz daha özgürleştirici şekilde ifade etmesini sağlamak olabilir.

Dijital teknoloji fotoğrafçılığı ne yönde etkiledi?
Dünya açısından baktığımız zaman her teknolojik gelişme gibi bu da yeni bir açılım. Artık fotoğrafın, ilgili gerçeklik konusu her zaman manipüle edilebilir olduğundan, kesinlikle doğruyu gösteren bir belge olduğu gerçeğinden uzaklaşıyoruz. Gerçek zaten fotoğrafçılıkta oldukça göreceli bir kavram. Artık photoshop ve benzeri bazı programlarla çok kolaylıkla aslen var olmayan birtakım kriterlere ulaşılabiliyor. Siz şimdi burada benim bir fotoğrafımı çekip kaşla gözle burunla oynayıp "Ali Borovalı budur" derseniz bu bir tahrifat olur. Hangi yönde olursa olsun güzelleştirmek, çirkinleştirmek hepsi bir tahrifat. Ama bunun bu sırada açtığı yeni bir kapı var. O da biraz kör gözüne parmağım şeklinde, ben "Bu işi photoshop'la yapıyorum ve bakanda yarattığım duyguyu da photoshop sayesinde yaratıyorum" diye yapılan işler var. 2007 Contemporary İstanbul Sanat Fuarı'nda bir Alman fotoğrafçının büyük ebat baskıları vardı ve resimlerinde nerdeyse hiçbir şeyin ortasında tek başına binalardan oluşan bir seri yer alıyordu. Şimdi o kapısı ve penceresi de olmayan tek başına binaya baktığınızda tamamen gerçeküstü bir hisse kapılıyordunuz. Bu gerçekten var mı, yok mu? Eğer varsa bunun ölçekleri neler? Çünkü etrafında ne insan ne de hayvan var. Büyük mü küçük mü, hiçbir şeyini bilemiyorsun. Bunu fotoğrafçı bina etrafındaki her türlü objeyi temizleyerek ortaya çıkarmış. Bu çok kolaylıkla bir maket olabilir. Hiç olmayan bir şey, çimenin veya tarlanın ortasına bir bina photoshop marifetiyle yapılmış olabilir. Ne olduğunu hiç bilmediğiniz, sadece sorularla kaldığınız birşeydi ve bence güzel bir şeydi. Burada fotoğrafçı size bir tahrifat yaparak bir şey satmaya çalışmıyor. Bilakis yaptığı şey zaten o fotoğrafı sattıran şey. Dijitalleşmenin bu kullanımıyla da hoşuma giden ve yeni sanatsal açılımlar yaratabilecek bir tarafı var

En çok ne çekmeyi seviyorsunuz?
Atlas veya National Geographic dergileri için çektiğim fotoğraflarda daha çok röportaj derdi var. Burada bir şey anlatmaya çalışıyorsun. Bir yere gittinde, okura orasının nasıl bir yer olduğunu anlatmaya çabalıyorsun. Burada da haliyle en iyi şekilde yansıtma kaygısı var. Örneğin konu Paris ise kıyısından köşesinden Eyfel Kulesi veya Sen Nehri gibi en çok bilinen sembollerini kullanarak yaptığımız fotoğraf tarzıdır bu. Bu, "Narrative Fotoğraf" dedikleri anlatıma yönelik fotoğraf tarzı. Belli bir anlatım dilini kullandığınız fotoğraf çok özgür bir fotoğraf değil açıkçası. Bu bakanın belirli estetik değerlerle beğenmesini amaçladığınız bir fotoğraf türü. Diğer tarafta nerede olduğu o kadar önemli değil. Aynı yerlere giderek aynı noktalarda hiç orası olması gerekmeyen birtakım fotoğraflar da çekebilirsiniz. Paris'tesiniz fakat o anda çektiğiniz fotoğraf ne Paris'i anlatıyor ne de o anı; herhangi zamanda herhangi bir yerde olabilecek bir fotoğraf. Ama bunları dergilerde kullanmak yerine biraz daha sanatsal kaygıları olan, daha çok sergilerde kullanabileceğiniz veya kitaplarda yer vereceğiniz işler olarak değerlendirmek gerek. Bu ikisini birlikte yürütmeye çalışıyorum. Zaten birincisi çoğunlukla ısmarlama iş oluyor. Biri adına gidip çekim yapıyorsun. Diğerinde de daha çok kendi adıma, kendi zamanımda, uzunca bir süreye yaymış olduğum bir fotoğraf var. İkincisini daha çok tercih ediyorum. Ama birincisinden de kopuyor değilim, kopmayı da istemiyorum açıkçası çünkü seyahat etmekten çok keyif alıyorum.

Tanınmış bir fotoğrafçısınız. Türkiye'de ünlü bir fotoğrafçı olmakla, ünsüz bir fotoğrafçı olmak arasında ne fark var?
Sanırım ünlü olmanın insandan götürdüğü birtakım şeyler var. Uzaktan baktığınızda davulun sesi hoş gelebiliyor ama bunu belirli sınırlar içinde tutmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bir kere yüzünüzü eskitmemekte fayda var. Onun için sürekli her tarafta boy göstermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Fotoğraftan söz ediyorsak yaptığınız iş belli bir doğallık içeriyor. Gidip insanlarla konuşup, onlarla belli bir zaman geçirip sonra fotoğraf makinesine davranacaksınız. Bu daha doğru, öbür türlüsü çok amatörce. Çok fazla bilinen bir suratla iş yaptığınız zaman karşınızdaki size biraz daha gardını alarak yaklaşıyor. Mümkün olduğunca anonim olarak ortalıkta olduğunuzda bu durum olmuyor. O noktada kesin mesleki deformasyon başlıyor. Türkiye zaten fotoğrafçıların peşinde koşulan bir ülke değil. Bu nedenle ünlü olmak isteyen insanların gideceği başka yollar var. Fotoğrafçılık ün yapmak için çok iyi bir alan değil.

Bir fotoğrafçıyı iyi fotoğrafa götüren özellikler nelerdir?
İyi bir fotoğraf için anahtarlar sunulduğunda yine formüllere giriliyor. Belirli kuralları yerine getirmek doğru fotoğrafı getiriyor, ama iyi fotoğrafı yakalamak formüllerin dışında bambaşka bir şey. Bir fotoğrafı iyi bir fotoğraf yapan ana unsurlardan biri o fotoğrafın etkisi. O etkiyi kestirmek çok güç. Kompozisyonu nefis, ışığı, formları, lekeleri çok iyi pek çok fotoğraf var. Ama bakanın üzerinde yarattığı etki önemli. İşte bu etkiyi formüle etmek olanaksız.

Yalnızca fotoğrafçılıkla mı geçiniyorsunuz?
Evet, fotoğrafçılıkla geçiniyorum. Fotoğrafta genellikle çok zevk veren işler en az para kazandıran işler oluyor. Böyle ters bir orantı var işin matematiğinde. Çok ilginç bir yere gidip gördüğünüzde ve tanımak istediğiniz insanları fotoğrafladığınızda herkes buna şapka çıkarıyor ama işin pek getirisi de olmuyor. Öte yandan bir otomobil lastiği ya da bardak çekiminde gayet güzel para kazanıyorsunuz ama ne yaratıcılık ne de iş süresince harcanan zaman bakımından çok keyifli değil.

Türkiye'de fotoğrafçılık bir endüstri mi?
Fotoğrafçılık bir endüstri. Fotoğrafçı bunun çarklarından sadece biri. Onun haricinde pek çok başka çark var. Biri küratör, diğeri editör. Sonra fotoğraf eleştirmeni var. Baskı kurumları var. Yayım aşamasına pek çok ayrı aşamadan geçerek geliyorsunuz. Türkiye'de bütün bu yerleşik kurumlar oldukça asgari düzeyde varlık gösteriyor. Dışarıda işler biraz daha farklı. Türkiye'de fotoğrafçının çeşitli dezavantajları var.

Bu işi daha ne kadar sürdüreceksiniz?
Zevk aldığım müddetçe bu işi sürdürmeye kararlıyım. Üretmenin sonuna geldiğim noktada kendimi sürekli tekrar eder duruma gelmişim demektir. Kişi yeni arayışlar içinde olduğu takdirde kendisine ister istemez yeni açılımlar yaratıyor zaten. Bu sürdüğü müddetçe fotoğrafçılık da sürüyor. Kendinizi tekrar eder duruma gelmişseniz bu oldukça ürkütücü bir nokta.

Portre mi doğa mı, mekan fotoğrafı mı? Renkli mi siyah-beyaz fotoğraf mı?
Ben renkli ve siyah beyaz arasında çok ayrım yapmıyorum. İkisinden de benzer oranda zevk alıyorum. Sanırım fotoğrafları konularına göre seçmek daha faydalı. Dijital makinelerle beraber iş biraz daha karıştı. Artık film değiştirme derdiniz olmadığı için her ikisini de birden yapabiliyorsunuz. Benim ağırlıklı olarak belli kültürleri, insani kaygıları yansıtmayı tercih ettiğim bir fotoğrafım var.

En sevdiğiniz fotoğrafçı kim, onu hangi özellikleri nedeniyle beğeniyorsunuz?
Çok önceki dönemlerde Avusturyalı fotoğrafçı Ernst Haas'ı çok beğenirdim. Özellikle rengi çok iyi kullanır Haas. Joseph Koudelka her zaman için çok önemli bir isim. Son dönemde belirli formlardan uzaklaşma düşüncesiyle Daido Moriyama'nın fotoğraflarını beğenir oldum. Üçünün de tarzları birbirinden çok farklı ama kendi fotoğrafımda zaman içindeki değişikliğin altını çizmek için bu isimleri verdim.

Fotoğraflarınız arasında ayırım yaptığınız oluyor mu? En beğendiğiniz fotoğraflarınız hangileri?
Biri Venedik'te sabahın çok erken saatlerinde çekilmiş bir fotoğraftı. Diğeri Viyana'da bir alışveriş merkezinde, bütün yürüyen merdivenlerin oluşturduğu formun içinde tepeden çekilmiş ufak bir insan fotoğrafı. Üçüncüsü Güney Afrika'da bir havaalanında bir kadının camdan dışarıya bakışı. Dördüncüsü Kuzey Yunanistan'daki Athos Yarımadası'nda bulunan 20 manastırdan oluşan Aynaroz bölgesinde keşişlerin yaşadığı bir manastırdan fotoğraf. Beşincisi de Antakya'da kumsalda çekilmiş bir resim. Uzak planda çocuklar oynarken yakın planda ayak izleri görülüyor. Fotoğrafların tümünde insanın bulunduğu yapı içerisinde belli bir yalnızlığı ve tek başınalığı söz konusu. Devasa yapılar içinde yapayalnız yaşıyor oluşumuzu gösteren fotoğraflar bunlar.

 

Sayfayı Yazdır