Gündem seçime kilitlendikçe çevremdeki insanların seçimlere olan ilgisizliği artıyor. Ters orantı dedikleri şey bu olsa gerek. Sabah kalkıp seçim ve türevi bir haber okuyorum, akşam yatana kadar bu konuda konuşuyor, dinliyor ya da etkileniyorum ama çevremdeki özellikle okumuş yazmış, kariyer sahibi ve iradesini serbestçe ifade edecek yetkinliğe sahip insanların sandığa gitmeyeceklerini söylemelerini anlamakta güçlük çekiyorum. Ama aynı insanlar seçim üzerine binlerce senaryo üretip onun üzerinden günlük işlerini yürütüyor. Hiçbir şey yapamasalar mutsuzluklarını ifade ediyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik yönetimlere sahip olan ülkelerde oy kullanmak, kendisini yönetecek olanı seçmek bir vatandaşlık ödevi kabul edilir. Bu her Türk evladına ilkokuldayken sosyal bilgiler dersinde öğretilir. Ama ders kitaplarında yer alan diğer pek çok şey gibi altı doldurulmadığı için ne ifade ettiğini bilmiyoruz. Kime oy vereceğimiz önemli değil, oysa sandığa gitmek ve irademizi kullanmak varlığımızla ilgili temel konulardan biri. Sahip olduğumuz zenginliklerden de birisi. Zaman zaman her ülkede seçimlerde oy kullanmayanlar çıkabiliyor. Oyunu esirgeyenlerin büyük bir kısmı "protest" bir tavır sergilediklerini belirtir, oy vermeye değecek bir siyasi figür bulunmadığını dile getirirler. Doğrudur. Geçen seçimde ve hatta daha öncekinde ben de aynı hissi paylaşıyordum. Oyunu sakınanların bir kısmı da kendisini demokrasinin kök saldığı bir ülkede yaşıyor sanır ve sandığa gidip gitmemesinin önemli olmayacağını düşünür. Ülkedeki hukuk sisteminin ve prensiplerin hakimiyetine aymazsızca güvenir, oysa bizim ülkemizde kurallar gelenle ve gidenle değişir. Bir kısım da kendisini ve varlığını küçümser, onun bir oyu koca denizde ne işe yarar ki?.. Anlatmaya değer mi bilmem ama bir de sandığa gitmeye üşenenler var. Şimdi kim kalkıp gidecek, orada kuyruğa girecek, tırnağına o mürekkebi sürdürecek, yat aşağı diye mışıl mışıl uyurlar. Onlar uyuyup büyürken, organize ekipler sandığa özel tutulmuş otobüslerle taşınırlar. Uyu sen uyu, uyu da büyü! 3 Kasım 2003 seçimlerinden sonra o kadar çok şikayet, o kadar çok tenkit duydum ki, saymakla da anımsamakla da bitmez. Memnuniyetsizliklerini dile getirenlerin önemli bir bölümü sandığa gitmeye üşendi. Ben geçen seçimlerde kızımı da yanıma alıp gidip oy vermiştim. Bu yıl da öyle yapacağım. O zaman minicikti, bugün ilkokulu bitiriyor. Daha fazla anlayacak. Yolda giderken ona kime oy verdiğimin değil, vatandaşlık ödevimi yapmamın önemli olduğunu anlatacağım. Eğer bu ülke benim ise onun kaderinde benim de söyleyecek bir hakkımın bulunması gerektiğini anlatacağım. Bu oy verme konusunun özellikle de bir kadın olarak ne kadar önemli olduğunu söyleyeceğim. Müslüman ülkelerin önemli bir bölümünde kadının hala kendi iradesine sahip çıkmasına izin verilmediğini aktaracağım. Laik bir ülkede yaşayan Müslüman bir kadın olarak ne kadar şanslı olduğumuzu söyleyip, böyle bir şansı elimizin tersiyle itemeyeceğimizi vurgulayacağım. Ve diyeceğim ki, alışverişe çıktığımızda bile kırmızı kazakla yeşil arasında tercih yaparken uzun uzun düşünüp 'evet kırmızıyı seçiyorum' diyebiliyoruz, o zaman bir küçük triko parçasına verdiğim önemi beni yönetecek kişiyi seçerken de vermem gerek. Hayatımın bir daha geri gelmeyecek bir dönemine damgasını vuran, sen büyürken hayatını şekillendiren birini seçme hakkımız varken, kullanmıyorsak o zaman bence demokrasi ayıplarının en büyüğünü işliyoruz demektir. Demokratik meşruiyet sorunu demokrasi fikrinin filizlendiği antik Yunan'dan beri var. Türkiye'de de meşruiyet üzerine sonsuz ve sonuçsuz bir tartışma sürüyor. Çünkü 3 Kasım seçimleri sonrası seçme ve seçilme hakkına sahip yaklaşık 10 milyon kişi, hem ödevi hem de hakkı olduğu halde sandığa gitmedi. AKP'nin aldığı oylar toplam seçmen sayısının yüzde 25'ini yansıtıyor. Önümüzde daha da kritik bir dönem söz konusu, halkın çoğunu yansıtmayan bir irade bir de Cumhurbaşkanı seçecek. Ama bakın sizin gitmediğiniz sandıktan ne çıktı. 1946'dan sonra Meclis'e ilk kez sadece iki parti girebildi. Milli Görüş çizgisinden doğan bir parti ilk kez tek başına iktidar oldu. Seçimler, Cumhuriyet tarihinin en büyük "siyasi tasfiyesi"ne sahne oldu ve ilk kez bir seçimde 490 yeni milletvekiliyle, parlamentodaki sandalyelerin yüzde 89'u yenilendi. Sağ partilerin bir bakıma oylarını artırdığı buna karşın sol partilerin oylarının düştüğü gözlendi. Seçime katılım oranı çok düşük oldu. Sandığa gitmeyen seçmenin önemli bir bölümünün sol seçmenden oluştuğu görüldü. Peki suçlu var mı, varsa kim? Bir siyasi partiyi, Meclis'te çoğunluğa sahip olduğu ve dilediğini yapabildiği için suçlayabilir misiniz? Ona bu yetkiyi doğrudan ya da dolaylı olarak siz vermediniz mi? Bugün A partisi, yarın B partisi sizin sayenizde bu durumdan fayda sağlamayacak mı?.. Kimse şikayet etmesin, boşuna bir suçlu aramasın; ille de aramak istiyorsa, çok uzağa gitmesin, sandığa her ne neden olursa olsun gitmeyen suçludur. Sandık başına gidildikten sonra oyların nasıl dağıldığı ve niye dağıldığı siyasetçi / sosyolog / ekonomistlerin işi. Sandıkta hile yoksa tartışacak bir şey yok. Demokrasiye inanıyorsak, o zaman sandıktan çıkacak sonuca saygı göstereceğiz. Ama hem sandığa gitmeyeceksin, hem çıkan sonucu beğenmeyeceksin, sonra "neden" diye dizini döveceksin. Demokrasinin en önemli unsuru seçimler. Başka nasıl demokrasi olur bilmiyorum. |